Aradığın şey düşünceler aleminde değil

Düşünceler aleminin ötesine geç, düşünceler bilincinin var olanı anlayabilmesi için basit modelleridir, yansımalardır. Hislerini dinlemeyi bırakma, zamanla hislerinin ne kadar güvenilir ve derin olduğunu göreceksin. Esas amaç hisler ve düşünceleri senkronize edip dengeye ulaşmak… Pratikleri bırakma….

Sevginin ve Şiddetin Kaynağı Vol-I

İNSAN KURT MU, KUZU MU?

Bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.

Günlük yaşamda insanların misilleme korkusu duymadan girişebileceği sayısız zulüm ve sadizm olanakları vardır; ama çoğu insan bu olanakları kullanmaz. sf. 13

Belki insan hem kurttur hem de koyun – ya da ne kurttur ne de koyun.

Adem’le Havva’nın Tanrı’nın buyruğunu dinlememeleri günah olarak adlandırılmaz; kitabın hiçbir yerinde bu başkaldırmanın insanı kötüleştirdiğini gösteren bir şey yoktur… Adem’le Havva’nın başkaldırması Tanrı’nın planladığı bir şeydir sf. 14

Tevrat’taki görüş, insanda iki yetinin – iyilik ve kötülük yapma yetisinin – bulunduğu, insanın iyiyle kötü, kutsamayla lanet, yaşamla ölüm arasında seçme yapabileceği yolundadır. Tanrı bile insanın bu seçimine karışmaz… Bunlar yerine getirildikten sonra insan “iki yönlü çabasıyla” (iyiliğe ve kötülüğe yönelik çabası ile) baş başa bırakılır ve karar yalnızca onun olur.

İnsanın iyiliğine olan inanç Yenidendoğuş’la başlayan büyük ekonomik  ve siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak insanın kendine güvenmesinden doğuyordu. Bunun tersine Birinci Dünya Savaşı’yla başlayıp Hitler’le Stalin’den öteye evrensel yoketme eylemi için yapılan bugünkü hazırlıklara dek uzanan Batı’daki ahlaksal çöküş, insanın kötülüğüne olan geleneksel inancı aynı yoğunlukla geri getirdi. sf. 15

Bir ruh çözümleyici ağır hastalarda bu yıkıcı güçlerin etkisini görür, bu güçleri durdurmanın ya da enerjiyi yapıcı bir yöne çevirmenin ne denli güç olduğunu deneylerle saptar.

Bununla birlikte günümüz insanları gittikçe artan bir hızla saran çaresizlik duygusu onları yeniden çürüme ve ilk günah görüşünü benimsemeye sürükleyebilir… bu görüş iki açıdan gerçekçi değildir… ikinci yanlış, savaşların her şeyden çok ruhsal güçlerden doğduğunu savunmaktır. Toplumsal ve siyasal olguların ışığında bu “ruhsallık” yanlışı üzerinde uzun uzun durmak gereksizdir. Savaşlar siyaset, askerlik ve iş üzerinde önderlerin toprak kazanmak, doğal kaynakları ele geçirmek, ticari çıkar sağlamak amacıyla aldıkları kararların sonucunda çıkar. sf. 16

İnsanlık için gerçek tehlike olağanüstü güçlerin, – şeytan ya da sadist birnin değil – sıradan bir insanın eline geçmesidir… nefret, öfke, yıkıcılık ve korku gibi tutkular gereklidir.

Buna göre insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olguyu belirteceğim; bunlar, ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantılarıdır. “Çürüme” belirtilerinin karşısına “gelişme” belirtileri deiğim şeyi koyacağım; bu belirtiler ölüm sevgisine karşı “yaşam sevgisini”, narsiszme karşı “insan sevgisini”, kandaşla cinsel ilişki saplantısına karşı “bağımsızlığı” kapsıyor. sf.17

Philosopher’s Stone

The philosopher’s stone was the central symbol of the mystical terminology of alchemy, symbolizing perfection at its finest, enlightenment, and heavenly bliss. Efforts to discover the philosopher’s stone were known as the Magnum Opus (“Great Work”).

Psikanaliz ve Zen-Budizm Vol-IV

Baskısızlaştırma ve Aydınlanma

Psikiyatri, neden bazı insanların delirdiği sorusuyla ilgilenirken aslında doğru soru, neden çoğu insanın delirmediğidir. İnsanın dünyadaki durumu, ayrılığı, tek başınalığı, güçsüzlüğü ve bunun farkında olması düşünüldüğünde, bu yükün kaldırılabileceğinden daha ağır olacağı beklenir; öyle ki, kelimenin tam anlamıyla, bu gerilimin altında paramparça olur. Çoğu kişi, bu sonuçtan, yaşamın rutinini umursamamak, topluluğa uymak, güç, itibar ve para arayışı, idollere bağımlılık (dini tarikatlarda diğerleriyle paylaşılır), kendini feda edercesine mazoşist bir yaşam, narsistçe kendini beğenmişlik gibi dengeliyici mekanizmalar sayesinde kaçınılır; kısacası sakat kalırlar. Bu dengeliyici mekanizmaların hepsi de, çalıştığı takdirde, deliliği bir dereceye kadar sürdürebilir. Muhtmel deliliğin gerçekten üstesinden gelen yegane temel çözüm, dünyaya eksiksiz üretken karşılığını vermektir ki, bunun en yüksek seviyesi aydınlanmadır.

“Zen’in amacına ulaşması için gereken bir koşul, hırsı, ister mal mülk hırsı olsun, ister şan şöhret, her ne hırsı olursa olsun onu yenmektir…… Esas nokta, psikanaliz kavramında hırsın patolojik bir fenomen olmasıdır; kişinin etkin ve üretken kapasitesini geliştirmemiş olduğu durumlarda ortaya çıkar…… Zen ve psikanaliz, insanın kötü arzularını bastırarak erdemli bir yaşam sürdürmesini sağlamaya çalışmıyorlar, kötü arzuların, genişlemiş bilincin sıcaklığı ve ışığıyla eriyip yok olmasını bekliyorlar…… Üretken bir seviyeye erişmiş bir kişi hırslı değildir, aynı zamanda da her şeyi bilme ve her şeye kadir olma hayallerini ve görkemliliğini aşmıştır; alçakgönüllüdür ve kendini olduğu gibi görür.”

“O zaman düzgün ifade edersek, sadece çeşitli bastırılmışlık derecesindeki durumlardan, yani dil, mantık ve içeriğin toplumsal süzgeçlerinden geçebilen deneyimlerin farkındalığa ulaşmasına izin verildiği bir durumdan söz edebiliriz. Kendimi bu süzgeçten kurtarabildiğim ve kendimi evrensel insan olarak deneyimlediğim dereceye, yani bastırılmışlığın azaldığı dereceye kadar içimdeki en derin kaynaklarla, bu da demektir ki, bütün insanlıkla temasta olurum. Tüm bastırılmışlık kaldırılmışsa artık bilinç karşısında bir bilinçdışı yoktur; doğrudan, aracısız deneyim vardır; kendime yabancı olmadığım takdirde hiç kimse ve hiçbir şey bana yabancı değildir.”

“Bastırılmışlık durumundaki kişi, dünyayı sahte bilinçle yaşar. Var olanı göremez, şeylerin yerine düşündüğü imajı koyar ve onları gerçek halleri yerine düşündüğü imajların ve fantazilerin ışığında görür. Tutkularını, kaygılarını yaratan düşünülmüş imajdır, çarpıtan peçedir. Sonunda bastırılmış kişi, kişileri ve nesnesleri deneyimlemek yerine beyin faaliyetleri ile deneyimler. Dünyayla temasta olduğuna dair yanılsama içindeyken aslında kelimelerle temastadır…… Bastırılmışlık halinde yaşayan birinin yabancılaşmış biri olduğunu söyleyebiliriz. Kendi duygu ve düşüncelerini nesnelere yansıtır ve kendini duygularının öznesi olarak deneyimlemez, kendi duygularıyla yüklü nesneler tarafından yönetilir. ”

“Dünyayı yabancılaşmadan yaratıcı bir şekilde yaşamak için yeniden çocuk olmalıyız; fakat yeniden çocuk olurken bir yandan da çocuk değil, tam olarak gelişmiş yetişkinleriz.”

“Bilinçdışının bilincine varmak, kendimdeki ve dolayısıyla yabancıdaki bastırılmışlığı ve yabancılaşmayı yenmek demektir. Uyanmak, yanılsamalardan, hayallerden ve yalanlardan sıyrılıp gerçeği olduğu gibi görmek demektir. Uyanan insan, özgürlüğü ne kendisi ne de başkası tarafından kısıtlanabilen özgürleşmiş insandır. Kişinin farkında olmadığı şeyin farkına varma süreci, içsel bir devrim oluşturur. O, hem yaratıcı zihinsel düşüncenin hem de sezgisel dolaysız kavramanın kökeninde bulunan hakiki uyanmadır. Yalan söylemek, ancak, gerçekliğin sadece bir düşünce olarak deneyimlendiği yabancılaşma durumunda mümkün olur. Uyanık olunduğunda var olabilen gerçekliğe açık olma halindeyken yalan söylemek imkansızdır çünkü yalan, tam olarak deneyimlemenin kudreti altında erir. Son tahlilde, bilinçdışını bilinçlendirmek hakikatin içinde yaşamak demektir. Gerçeklik, yabancılaşmayı durdurdu; ona açığım; bıraktım olsun diye; dolayısıyla ona verdiğim karşılıklar hakiki.”

“Aslında bilinçdışı, aksine bizle en yakın ilişkide olan şeydir ve tam da bu yakınlık nedeniyle tıpkı gözün kendisini görememesi gibi, kavranması zordur. Dolayısıyla bilinçdışının bilincine varmak, bilincin tarafına özel bir eğitim gerektirir.”

“Bilinç ile bilinçdışı arasındaki farklılık, bilincin kendini açmaya, üç katmanlı süzgeci gevşetmeye eğitildiği dereceye kadar yok olur. Tamamen yok olduğunda yansıtılmamış, doğrudan, bilinçli deneyim, yani idrak ve yansıtma olmaksızın oluşan türden bir deneyim gerçekleşir. Bu bilgi, Spinoza’nın, bilginin en üst biçimi dediği sezgidir…… Bu aracısız, yansıtılmamış kavrayış deneyiminde insan, hepimizin olduğu ama unuttuğu, yaratıcı yaşam sanatçısı haline gelir. Onun her haraketi, özgünlüğünü, yaratıcılığını ve yaşayan kişiliğini dışa vurur. Onda kalıplaşmış davranışlar, uymacılık, baskı altında tutulan güdüler yoktur…. Parçalanmış, sınırlanmış, baskı altında tutulmuş benmerkezci bir varlığa kıstırılmış bir benliği yoktur. Hapishaneden çıkmıştır. Olgun insan, kendini duygusal kirlenmeden ve idrakin müdahalesinden arındırmışsa korku, kaygı, güvensizlik gibi rahatsız edici duyguların ona saldıracağı yer bulmayacakları bir özgürlük ve kendiliğindenlik yaşamını gerçekleştirebilir.”

“Analiz sürecinde ne olur? Kişi, bilinçli olarak alçakgönüllü, cesur ve sevgi dolu olduğuna inanırken ilk defa kibirli, korkmuş ve nefret dolu olduğunu hisseder. Yeni içgörüsü onu incitebilir ama bir kapıyı da açar; kendi içinde bastırdığı şeyleri başklarına yansıtmayı bırakmasını sağlar. İlerler; içindeki bebeği, çocuğu, yetişkini, suçluyu, deliyi, azizi, sanatçıyı, erkeği ve dişiyi yaşar; insanlıkla, evrensel insanla daha derinden ilişki kurar. Daha az şeyi bastırır, daha özgürdür, daha az yansıtma, daha az düşünme ihtiyacı duyar; o zaman ilk defa renkleri nasıl gördüğünü, topun yuvarlanışını nasıl gördüğünü, şimdiye kadar müziği sadece dinlemişken kulaklarının birden müziğe nasıl tamamen açıldığını deneyimler. Diğerleriyle tek olduğunu hissedince kendi kişisel ayrı egosunun, tutunulacak, geliştirilecek kurtarılacak bir şey olduğu yanılsamasını bir parça görebilir. Yaşamın cevabını kendisi olarak, kendisi haline gelerek aramak yerine kendisine sahip olarak aramanın beyhudeliğini yaşar. Tüm bunlar, hiçbir düşünsel içeriği olmayan beklenmedik, ani deneyimlerdir; yine de sonrasında kişi kendini özgür, daha güçlü, öncekinden daha az kaygıylı hisseder.”

“Psikanaliz dikkati, çarpıtılmış algıya yönlendirir; kişinin kendi içindeki hayal ürününü tanımasını sağlar; bastırılmışlığı kaldırarak insani deneyimin alanını genişletir. Kişinin çocukluktan itibaren ruhsal gelişmesini inceler ve kişinin şimdi bastırmakta olduğu şeyi yaşamasına yardımcı olmak için önceki deneyimlerinden kurtarmaya çalışır…… kendi içindeki evrenle iletişimi başlattığı için dışarıdaki evrenle de iletişim kurar.”

Psikanaliz ve Zen-Budizm Vol-III

“Zen’in özü, aydınlanmanın kazanımıdır(satori)…… Zorluk, satori’yi elde etmek için gereken muazzam çabadadır; bu çaba, çoğu insanın üstlenmek isteyeceğinden fazladır, bu yüzden satori, Japonya’da bile nadirdir.”

“Genelde bizi mutlu edecek ve başkalarına karşı sevecen davranmamızı sağlayacak gerekli yeteneklere sahip olduğumuz gerçeğini görmeyiz. Zen, kişinin varlığının doğasını kavrama sanatıdır; esaretten özgürlüğe giden yoldur; doğal enerjilerimizi serbest bırakır; delirmemizi veya sakat kalmamızı önler; mutluluk ve sevme yeteneklerimizi dışa vurmaya zorlar.”

“Satori, anormal bir ruh halide değildir; gerçekliğin yok olduğu bir trans hali de değildir. Bazı dini tezahüratlarda görüldüğü gibi narsist bir ruh hali değildir. Aksine son derece normal bir ruh halidir…”

“Uyanan kişi, dünyaya açık ve duyarlıdır; açık ve duyarlı olabilir çünkü bir nesne gibi kendine tutunmaktan vazgeçmiş, böylece boşalıp, almaya hazır hale gelmiştir…… Gerçeğe tam olarak uyanmak, yine psikolojik terimlerle konuşursak, üretken yönelime tam olarak ermiş olmaktır. Bu, kişinin kendisini dünyayla çabuk kavrayan, sömürücü, biriktirici veya pazarlayıcı  şekilde değil de, yaratıcı ve etkin bir şekilde (Spinoza’nın kastettiği anlamda) ilişkilendirmesi demektir…… Üretkenlik hali, aynı zamanda en üst tarafsızlık halidir; nesneyi, hırslarımın ve korkularımın çarpıtması olmadan görürüm.”

“Satori, sadece, dünyayı algılamasının ne dereceye kadar salt zihinsel ya da parataksik olduğunun farkında olmayan kişiye gizmeli görünür. Kişi bunun farkındaysa, tamamen gerçekçi diyebileceği farklı bir farkındalığın da farkındadır…… Gerçekliğin  çarpıtılmamış ve beyinsel olmayan bir şekilde algılanışının, Zen deneyiminin esas unsurudur.”

“Zen’de kendinin bilgisi, düşünsel olmayan, yabancılaşmamış bilgidir, bilenle bilinenin bir olduğu eksiksiz deneyimdir…… Kişinin kendi doğasının içyüzünü anlaması, bir bakıma dışarıda duran düşünsel bir şey değil, içeride bulunan deneyimsel bir şeydir…… Batı iki bin yıldır, varoluş probleminin cevabını düşünceyle verebileceğine inanıyor. Diğer taraftan Zen, yaşamın nihai cevabının düşünceyle verilemeyeceği öncülüne dayalıdır…… Zen’in yöntemi, kişiyi içinden mantık yoluyla değil, daha üst bir seviyenin sayesinde kaçmayı becereceği bir açmaza sokmayı kapsar…… En üst düzey gerçeğin kavranması kişinin kendisi tarafından yapılmalıdır.”

“Zen üstadının öğrencisine karşı tutumu, çağdaş Batılı okur için hayret vericidir çünkü kendisi, özgürlüğü kısıtlayıp hedefini sömüren akıldışı otorite ile otorite yokluğunun denetimsizliği seçenekleri arasında sıkışıp kalmıştır. Zen, otoritenin başka bir biçimini, akılcı otoriteyi yansıtır. Üstat öğrenciyi çağırmaz, ondan bir şey istemez, aydınlanmasını bile istemez; öğrenci kendi özgür iradesi ile gelir ve yine kendi özgür iradesi ile gider.”

“Mal mülk hırsı, kendini beğenmişlik ve kendini yüceltme de, diğer şeyler gibi, geride bırakılmalıdır. Geçmişe yönelik tutum minnettarllık, ana yönelik tutum hizmet, geleceğe yönelik tutum sorumluluk olmalıdır. Zen’de yaşamak, kendinize ve dünyaya karşı en kadirbilir ve hürmetkar mizaçla davranmak demektir, bu tutum, Zen disiplininin en karakteristik gizli erdeminin temelidir. Bu, doğal öz kaynakları ziyan etmemek demektir; yolunuza çıkan her şeyi ekonomik ve ahlaki açıdan eksiksiz kullanmak demektir.”

“Olumlu amaç olarak Zen’in ahlaki amacı, eksiksiz bir emniyet ve korkusuzluğa erişmek, esaretten özgürlüğe ilerlemektir. Zen, akıl değil, karakter meselesidir, bu da Zen’in yaşamın ilk prensibi olarak iradeden doğması demektir.”

Anima ve gelişim seviyeleri

[1] https://appliedjung.com/anima-possession/

[2] https://thirdeve.com/2007/11/01/the-anima/

Summary of the contents  :

The Anima possessed man is a spineless wimp who does not know when or how to take action in the world.

The Anima possessed man is stuck in a fate that his repetitive patterns choose for him.

He repeats the same dynamics, dates the same type of women, and experiences the same resistance in the world again and again.

The Anima represents the divine aspect of the human being. She is a goddess that imbues everything with numinosity and mystery. The human being tries to bring the divine into the realm of reality and thereby reduce the mystery to the banal. This attempt to rob the Anima of her divinity is evident in the Western culture where the feminine is reduced to base and crude sexuality.

The danger with Anima possession is when the man takes on an average, reluctant, undifferentiated attitude. His attitude towards risk is to avoid it, because he simply does not believe that anything he undertakes will succeed. This hopelessness opposes the hero within. As the Anima is an Archetype, to realise the Anima instinctively will release overwhelming emotions. This is why the man must develop his inferior function, to prevent the Anima from possessing him. To redeem the Anima, she must be allowed to reveal her divine nature.

One of the main problems with the Anima is that she lies outside time. This results in men who act inappropriately for their age. They are either childish old men or wise young boys. This time related issue affects the man’s judgment in relation to action. He either totally overreacts to small matters, or does not act when he needs to in big matters. This must be opposed in the following manner.

With time and practice the man will be able to enter the situation consciously, without falling prey to the emotion. Once he is able to hold the opposites in consciousness, not to commit to any action, he will be able to integrate his Anima.

When the man finds himself lost in ambiguity and at a loss on what to do, he needs to act. The Anima is an expert on implanting doubt. He must step into life to get out of this trap. He needs to act in some way. He must escape the repetitive pattern of getting excited about ideas and then discussing it to death until he is totally uninspired. He needs to develop a disciplined consciousness for solutions and directions.

As long as he tries to use his feeling function in the external realm, he will be heavy, slow, mystical and inarticulate. But if he turns his feeling function inwards, and allows himself to feel, no matter how silly or infantile, he will slowly develop his feeling function. This ability to think naively, without rules, allows the libido (energy) to rush forth and re-energize the psyche.

The ultimate goal of this journey is individuation, which is the most authentic and whole expression of an individual. Integrating the Anima and Animus is a vital aspect of this journey.

Eve

The first eve represents all that is natural, instinctual, and biological. The man with an anima of this type cannot function well without a vital connection to a woman and is easy prey to being controlled by her.

Helen

the anima is a collective sexual image.  The man under her spell is often a Don Juan who engages in repeated sexual adventures. These will invariably be short-lived, for two reasons: (1) he has a fickle heart, and (2) no real woman can live up to the expectations that go with this unconscious, ideal image.

Mary

The man with an anima of this kind is able to see a woman as she is, independent of his own needs. His sexuality is integrated into his life, not an autonomous function that drives him. He can differentiate between love and lust. He is capable of lasting relationships.

Sophia

a man’s anima functions as a guide to the inner life, mediating to consciousness the contents of the unconscious.

When inner realities are not recognized or owned, they appear in the outside world through projection. Thus, if a man’s anima is lonely and desperate for attention, he will tend to fall in love with dependent women who demand his time and energy. The man with a mother-bound anima will choose a woman who wants to take care of him. The man not living up to his potential will be attracted to women who goad him on and make more of him than he would otherwise be. In other words, whatever qualities a man does not recognize or develop within himself will confront him in real life.

The anima serves the man by working as his guide to the unconscious.

Without the anima development, a man finally arrives at a place in his life where he realizes his life is without meaning. This is an indication that he has some work to do with his anima.