Tanrılar Gibi Olacaksınız Vol II

2. İnsan Kavramı

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı… ‘Eritis sicut dei'(Tanrılar gibi olacaksınız) diyen yılan haklı çıkmıştı. sf. 61

Bu formülasyonda Tanrı’yla insanoğlu arasındaki ilişkinin başka bir tanımını buluruz. İnsan Tanrı değildir ancak Tanrı’nın özelliklerini kazanacak olursa Tanrı’nın altında yer almamakta, onunla birlikte yürümektedir. sf. 62

Bu şekilde Tanrı’nın davranış biçimlerinin örnek alınması giderek Tanrı’ya daha çok benzemeye başlamak ve aynı zamanda Tanrı’yı tanımak anlamına gelmektedir… Tanrı gibi olmak Tanrı’nın özünü bilmek ya da bu konuda spekülasyon yapmak değil, O’nun davranışlarını örnek almak anlamına gelmektedir… “Bundan dolayı faiz geliri elde etmek amacı ile borç verenlerin ‘en temel prensibi’ ihlal ettiklerini öğrenebilirsiniz. sf. 64

İnsanoğlu bireyselleşme sürecine başlayarak doğayla olan bağlantılarını keser. Hatta doğayla karşılıklı olarak düşman hale gelirler, bu durum insanoğlunun tamamen insanlaşmasına kadar devam edecektir. İnsanoğluyla doğa arasındaki bu bağlantıyı koparan ilk adımla birlikte tarih- ve yabancılaşma- başlamaktadır. Daha önce ele aldığımız gibi bu, insanın “düşüşünün” değil uyanışının hikayesidir ve bu nedenle gelişiminin başlangıcıdır. sf. 66/67

(Ana rahminin sembolü olan) Cennetten atılma hikayesinden önce bile eski ahit metni- sembolik olmayan bir dil kullanarak- babayla anneye olan bağın kesilmesinin zorunlu olduğunu beyan etmektedir. “Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak”(Yaratılış 2: 24). Bu mısranın anlamı son derece açık ve nettir. Erkeğin kadınla birleşmesi durumu ebeveynleriyle ilkel bağlarını kopararak bağımsız bir insan haline gelmesidir. Kadınla erkek arasındaki aşkın mümkün olabilmesi için öncelikle ensest bağların koparılması gerekmektedir. sf. 67

Saplantı bir insanı diğer bir insana bağımlı kılan duygusal bir bağdır… Saplantısı olan kişi ensest bağını koparmaya gayret edecek olursa kaybolacağından ve kovulacağından korkmaktadır. sf. 68

İnsanoğlunun gelişimindeki daha ileri bir aşama inanç ve prensip sahibi olmasına ve sonuç olarak bir otoriteye itaat etmektense, “kendi kendine karşı dürüst olmasına” imkan tanımaktadır… “Tanrı’ya itaat etmek insana boyun eğmeği reddetmektedir.” sf. 69

Böylece Tanrı’nın otoritesi insanoğlunun diğer insanların otoritesi karşısındaki bağımsızlığını garanti altına almaktadır. sf. 70

İnsanoğlunun gelişiminin amacı özgürlük ve bağımsızlıktır. Bağımsızlık göbek bağının kesilmesi ve kendi varlığından yalnızca kendisinin sorumlu olması anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir radikal tam bağımsızlık durumu insanoğlu için mümkün müdür acaba? İnsanoğlu terörün eline düşmeden kendi yalnızlığıyla yüzleşebilecek midir? sf.  71

İnsanoğlunun içsel faaliyet ve üretkenliğini son sınırlarına kadar geliştirmediği sürece bağımsızlık ve özgürlüğün elde edilmesi mümkün değildir. sf. 72

 

 

Tanrılar Gibi Olacaksınız Vol I

  1. Tanrı Kavramı

O zamanlarda insanoğlunun, insan varlığı sorunun ancak insani özelliklerinin sonuna kadar geliştirilmesiyle çözülebileceği konusunda bölük pörçük bir bilgisi bulunmaktaydı. Uyumun doğaya geri dönmek ve mantığı yok etmek gibi trajik  çaba yerine, sevgi ve mantığın tam olarak geliştirilmesiyle bulunabileceği anlaşıldığı zaman bu yeni yaklaşıma, bu x’e Brahman, Tao, Nirvana, Tanrı gibi birçok isim verilmiştir. sf. 24

…Bununla birlikte insanoğlu için en yüce değer ve en yüce amacı temsil eden BİR TEK şey mevcuttur. Bu amaç, insanoğlunun insani yetenekleri olan sevgi ve mantığın sonuna kadar geliştirilmesi neticesinde dünyada birliğin sağlanmasıdır. sf. 25

Adem ‘le Havva şeytanın teşvikiyle bilgi ağacının meyvesini tadarak iki adımdan birincisini atarlar. Bunun üzerine Tanrı yüce konumunun tehdit altında olduğunu hisseder. “Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu. Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli,” der. (Yaratılış 3:22) Tanrı kendini bu tehlikeden kurtarmak amacıyla insanoğlunu Cennetin Bahçesi’nden kovar ve yaşam süresini yüz yirmi yıl ile sınırlandırır. sf. 26

Tanrı’yı insan biçiminde tasvir eden dil Eski Ahit’in sonuna kadar devam etmektedir. Yeni olan husus Tanrı’nın kendisini doğanın Tanrı’sı olarak değil, tarihin Tanrı’sı olarak vahiy etmesidir. sf. 30/31

…Tanrı’ya olan inancın, onunla ilgili bilgi sahibi olmak yerine onun eylemlerini taklit etmek anlamına gelmesidir… sf. 39

…Tanrı’nın varlığının kabul edilmesi temel olarak putların reddedilmesidir. sf. 41

Bir put insanoğlunun temel bir tutkusunu, toprak anaya geri dönmek, mal, mülk, iktidar, şöhret vb. şeylere karşı duyulan arzuyu temsil etmektedir… İnsanoğlu kendi tutku ve özelliklerini puta transfer eder… Put insanoğlunun kendi deneyiminin yabancılaşmış şeklidir. Puta tapan insanoğlu kendine tapmaktadır. sf. 42

Put cansız, Tanrı’ysa canlıdır. sf. 43

Peygamberler putperestliği sürekli olarak kendi kendini cezalandırma ve aşağılama, Tanrı’ya ibadet edilmesini ise kendi kendini ve kendini diğerlerinden özgürleştirmek olarak nitelendirirler. sf. 44

Kendi doğası gereğince putperestlik itaatkarlığı, Tanrı’ya ibadet etmek ise bağımsızlığı gerektirmektedir. sf. 45

…Azteklerin tanrıları için insanları kurban etmesiyle modern dünyadaki savaşlarda insanların ulusalcılığın ve egemen güçlerin putlarına kurban edilmesi arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark bulunmakta mıdır acaba? sf. 46

İnsanoğlunun kurtuluşu için Tanrı’ya ibadet etmesi gerekmemektedir. Onun yapması gereken tek şey Tanrı’ya hakaret etmemek ve putlara tapınmamakdır… Eğer insanoğlu dayanışma ve barışa ulaşmışsa, ortak olarak Tanrı’ya ibadet etmelerine bile gerek bulunmamaktadır. sf. 49

Hayattaki her davranış dini bir ruh ile doldurularak kutsanmalıdır. “Doğru haraket” her şeye, sabah duasına, yemeğe, okyanusun görüntüsüne, mevisimin ilk çiçeğine şükretmeye, fakirlere yardım etmeye, hastaları ziyaret etmeye, bir insanı diğerlerinin yanında küçük düşürmemeye gönderme yapmaktadır. sf. 51/52

Hümanist vicdan için “iyi” olan yaşamı geliştirirken, “kötü” olan yaşamı durdurmakta ve sonlandırmaktadır. Hümanist vicdan bizi kendimize geri çağıran, potansiyelimizi gerçekleştirmemizi isteyen kendi içimizin sesidir… “Görevini” bir otoriteye itaat ederek yapmaz, canlı ve ruhsal açıdan aktif bir insan olarak, parçası olduğu dünyaya “karşılık verdiği” için sorumluluk sahibidir. sf. 53

psikanaliz teorisi x deneyiminin ardında yatan ya da diğer taraftan ona karşı çıkan ya da onu engelleyen bilinçaltındaki deneyimlerin anlaşılmasına izin vermektedir… İnsanın en önemli sorunu libido’sunun sorunu değildir, varoluşundan kaynaklanan ikilikler, ayrılık durumu, yabancılaşma, acı çekmesi, özgürlükten korkması, birlik istemesi, nefret ve imha etme kapasitesi, sevgi ve birleşme kapasitesidir. sf. 57

Tek Tanrı düşüncesi insan varlığının ikiliklerinin çözümü için yeni bir yanıtı ifade etmektedir. İnsanoğlu dünyada birliği insanlık öncesi duruma geri dönerek değil, insana özgü nitelikler olan sevgi ve mantığı tüm sınırlarına kadar geliştirerek bulabilir… Nitelikleri bulunmayan, “sukunetle” ibadet edilen bu Tanrı artık otoriter bir Tanrı değildir. İnsanoğlu tamamen bağımsızlaşmalıdır, bu Tanrı’dan bile bağımsızlaşmak anlamına gelmektedir. sf. 58

 

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – VI

Aramızda öyle derin bir kardeşlik var ki, anlatmak için kelimeler yetmiyor. Hepimiz o nefs-i emmare zindanından kurtulmak istiyoruz… O katta yaşayan rolümüzü terk etmekten korkuyoruz, çünkü o katı rollerini terk edersek öleceğimizi sanıyoruz… Bu doğrultuda hayır terapisini ciddiye almamız ve hayatımızda etkin hale getirmemiz büyük bir önem taşır. sf. 391

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – V

Terapist, yıllarca süren yadsımalar sonucunda, kıyısına kadar geldiği  ama bir türlü içerisine giremediği “okyanusun” kenarında, ağır bunalımlar yaşayabilir, alkol ve diğer bağımlılıklardan mustarip olabilir.

İlahiyet ve felsefe hariç başka hiçbir meslek grubunda psikiyatri kadar insanın “üst alemi” ile yoğun temasa geçiş söz konusu değildir. sf. 337

”Lâtif” kelime anlamı, “normal duyularla kavranıp nüfûz edilemeyen, son derece ince ve hassas özellikler”dir. Letâfetin doruk noktası, Allah’ın kendisinin algılanmasıdır… Eğer insan varoluş ekolojisini koruyup sağlıklı bir gelişme yolu izlerse, sonsuzlukla temas edebilir ve bildiğimiz yeteneklerinin ötesinde akli, duygusal, sezgisel ve lâtif yeteneklere sahip olabilir. sf. 345

Kendinde olursan gam ve keder bulutları seni kaplar, karanlıklar içinde kalırsın; Kendinden geçersen, senin kucağına ay doğar da her tarafı aydınlatırsın… (Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebir’den Seçmeler, cilt 1, s. 188, çev. Ş. Ç.) sf. 348

Bilindiği gibi islam dininde secde, insanın Yaratan’ı önünde kalbini, aklından daha yüksek bir konuma getirmesi(Secde anında baş yere değerken, kalp daha yüksek bir konumdadır) ve Yaratan’a teslim olamasının bir ifadesidir. sf. 363

Bendeniz, berrak rüya görmeye yönlendiren eğitimi birtakım sebeplerden ötürü sakıncalı bulmaktayım. Eğer biz bu “kabiliyeti” geliştirirsek, göreceğimiz rüya sadece bulunduğumuz nefs katı ile sınırlı kalır ve üst alemimizden gelen o berrak pınarın suyunu, alt alemin tozları ile bulandırmış oluruz. Ama bu yetenek kendiliğinden zuhur ederse, o zaman eyvallah. sf. 365

Jung, anlamlı rastlantılar ve gelecekteki olaylarla ilgili rüyaları senkronizasyon kavramıyla tanımlar… Bu tarz rüyalar aracılığıyla Rabbimiz, yatay nedensellik tuzağına düşmüş insana, “Bak senin bir de bu zaman ötesi boyutun” var demektedir. sf. 366

Aslında bir yönüyle, bütün duygulanım patolojilerinin, oldukça benmerkezci birer varoluş tarzı oldukları söylenebilir. Kişi bunu istemli bir şekilde yapmasa da son tahlilde hep “Benim depresyonum, benim nevrozum, benim yetersizlik duygularım, öfkem, kaygım, tatmin olmayan isteklerim vs.” söz konusudur. Hayır terapisi, varoluş tarzımızda 180 derecelik bir dönüş gerçekleştirdiği için, bizi özgürleştirmenin yanı sıra, farkına varmadan o dokuz yüz katlı nefs binasının bir üst katına çıkmamızı sağlayabilir. Duyu ve duygularımız ile beraber latif zekamız da yeni özellikler kazanır. sf. 386

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – IV

İnsanlık yolunun önü de ardı da kanla ıslanmış. Dikkat et de kayma! Bu zamanda insan çalanlar, altın çalanlardan daha fazla. Ey insanoğlu! Hazine bulursun ama ömür bulamazsın. Sen uğraş da kendini bul, kendindeki gizli hazineyi araştır. Çünkü bu hazine sana da kalmaz. Senin elinden de geçer gider. Kendini bul, bul ama dikkatli ol! Kendini çaldırma! Fakat ne yapabilirsin ki, bu  Hakk yolunda açıkgöz, çok becerekli bir hırsız pusu kurmuş, seni bekliyor! -Hz. Mevlana, Divan-ı Kebir’den seçmeler sf. 281

…maneviyat yolculupuna rehbersiz tek başına çıkmak, ancak hüsran getirir. İlahi ahlak kurallarına riayet etmeden heves edilen “kendin pişir kendin ye ermişliğiyle” bir yerlere varılmaz. “Ruh” konusunda Rabbimiz tarafından insanlığa pek az bilgi verildiği için, bu konuda spekülasyon yapmak, haddini bilmemezliktir. “Ruh” kutsaldır ve kutsallığın hakkını vermek gerekir. Aksi takdirde içimizdeki ilahi ruh, çok çabuk tükenir. Hayatın uzun ve karanlık gecesinde yalnızlığımızla baş başa kalır, hem dünya hem ahiret saadetimizi yitiririz. sf.296/297

Her psikoterapi ekolünde olduğu gibi, benötesi yaklaşımda da terapötik omnipotans (her şeyi ben bilirim iddiası) tehlikesi mevcuttur ve bunun, benim bildiğim en tesirli antidotu, yerinde bir süpervizyondur. sf. 307

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – III

Halbuki rasyonel akılla, hatta Sufilerin, “ilme’l-yakin” (bilerek yaklaşma) diye tanımladıkları bakış açısıyla bile, ölüm gerçeğine yaklaşmak mümkün değildir. Bu ve daha sonraki “ayne’l-yakin” (görerek yaklaşma) mertebesinden geçip “Hakke’l-yakin” mertebesine gelindiğinde ölüm ancak “yaşanarak” anlaşılabilir. sf. 247

Fakat sen bir sıfata bürünür de donar kalırsan, bulunduğun yer cennet olsa, orada cennet ırmakları aksa, orası sana kupkuru, çirkin bir ova gibi görünür. -Mevlana sf.247

Hale takılmak ise ölümle eş anlamlıdır. Ölümsüzlüğü arıyorsak hal bağımlılığından kurtulmalı, doğumun sırrını çözmeye gayret etmeliyiz. Vaktin oğlu (ibn’ül vakt) olmalıyız. sf.249

Bir başka deyişle, ontolojik yükselmeyle pasif alıcılıktan aktif vericilik durumuna geçen insan, hem nefs binasının bir üst katına çıkmış hem de yeni bir hayata adım atmış olur. sf. 251

İbn Arabi’ye göre, vererek yükseliş, insanın huzuru bulmasının zaruri koşuludur. Alıp verdiğimiz nefes benzetmesinde olduğu gibi, alt katlarda alma moduna kilitlenmiş insanın kabz/daral nedeni, tuttuğu nefesi, ciğerleri patlayıncaya kadar vermeyişidir! Nefesini verebilse, bast/rahatlama ile durdurduğu hayatı tekrardan yaşamaya başlayacak, her an yeniden doğuş haline geçecek, donmuş zamanı eritecek ve dolayısıyla ölüm balonunu patlatacaktır… Nefs binasının bodrum katlarında, ezelde insana emanet edilmiş olan ilahi isimler basınç halinde, güncelleşmeyi ve dışa yansıtılmayı beklerler. “Ben özgürüm” diye dağda bayırda sırt çantası ile yürümek; hedonist, narsist bir varoluş tarzını insana “özgürlük” diye yutturmak, sadece boşuna zaman kaybıdır. Gerçek hürriyet ancak vermekle başlar. sf. 252

Sufiler geniş anlamda dört çeşit nefsani ölüm tanımlarlar; bunlar, beyaz ölüm, yani açlığa tahammül; kara ölüm, yakın çevremizdeki insanların (mesela aile ferdleri) yaptıklarına tahammül; kırmızı ölüm, nefs-i emmare’nin şehvani isteklerini söndürme ve yeşil ölüm, mevki, iktidar, itibar hırsını yenerek insanların gözünde değersiz olmayı kabullenmedir.

Bu dünyayı intihar yolu ile terk etmek, insanın ontolojik yükselme imkanını kullanmayıp kendi kendine borçlu gitmesi, alt katların ışığını söndürüp orada hapis kalması demektir. Psikoterapi bahsinde değineceğimiz gibi, hayatına son vermek isteyen insana yapılabilecek en tesirli psikoterapi, ona üst katların varlığını hatırlatmaktır. Ümitsizlik, çıkış kapısı olmayan bir kata hapsolma kaygısından kaynaklanır. Çoğu insan aslında o katın alt kişiliğini, rolünü, personasını “uyutmak” için bu yola başvurur. Gerçekte öldürmek istediği kişi; nefret ettiği halde, alternatifi olmadığına inandığı, bulunduğu katın “oyuncusu”dur!…sf. 255

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – II

İçinde sıkışıp kaldığımız bodrum katların kasvetinden kurtulup daha ferah ve aydınlık katlara çıkarak hakikate yaklaşmak…  Bu amaca ulaşabilmekse sadece bu alemde mümkün. Eğer içinde bulunduğumuz zaman ve mekan boyutunda, müşahede vasıtasıyla insan ve eşyanın sırrını çözüp hakikatine derinliğine nüfuz edebilirsek sonsuzluğun kapısı bize aralanacaktır… sf. 229

halk-ı cedid ile depresyon arasında bir bağlantı kurabilir miyiz?… Depresyonun temelinde, tatmin olmayan istek ve arzular dizisi yatar… Arzuyu ortadan kaldırabilirisek, daha doğrusu yönünü değiştirebilirsek, depresyon da kendiliğinden çözülür. Depresyonun en etkili ilacı…. kişinin bulunduğu nefs katından yükselmesidir diyebilirim… sf. 232

İbn Arabi hazretlerinin satırlarında halk-ı cedid kavramına değişik açılarından bakmak mümkün. Öncelikle nefs binasının alt katlarında, çok statik bir dünyada yaşadığımızı görüyoruz. Sanki donmuş bir alemdeyiz… Bu “donmuşluk” nefs sağlığı üzerinde ne gibi bir tesir uyandırabilir diye sorarsak depresyondaki patolojik yapıya belki de bir parallik kurabilriz. Hastanın belli olaylara ve kişilere kilitlenerek “takılıp kalması”, donmuşluk karşısında daha duyarlı olan insanların bir çeşit “buzu eritme” girişimleri sayılabilir mi? Gördüğü hakikatin ardında bir anlam olabileceğini sezgisel olarak hisseden insanın, aynı film şeridini tekrar tekrar gözlemlemesi, takılmanın batıni sırrına işaret ediyor olabilir mi? sf.  234

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – I

Bizler ilahi oyunun henüz sahneye konmamış haline de tanıklık ettiğimizden, aslında bilmeden bir hazinenin üzerinde oturmaktayız. Mutlak, görünür nedensellik (yatay nedensellik) ötesi bir görüşe (dikey nedensellik/vertical causality) ve bu sayede sadece izleme değil, “hüküm” verme yetkisine de sahibiz.  sf. 151

Allah; (ölenin) ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusu esnasında ruhlarını alır. Bu suretle hakkında ölümü hükmettiği (ruhu) yanında tutar, diğerini belirli bir vakte kadar (yani eceli gelinceye kadar) salıverir, bedenlerine gönderir. Şüphesiz, bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.(Zümer Suresi:42 ) sf. 318

Sevginin ve Şiddetin Kaynağı Vol-I

İNSAN KURT MU, KUZU MU?

Bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.

Günlük yaşamda insanların misilleme korkusu duymadan girişebileceği sayısız zulüm ve sadizm olanakları vardır; ama çoğu insan bu olanakları kullanmaz. sf. 13

Belki insan hem kurttur hem de koyun – ya da ne kurttur ne de koyun.

Adem’le Havva’nın Tanrı’nın buyruğunu dinlememeleri günah olarak adlandırılmaz; kitabın hiçbir yerinde bu başkaldırmanın insanı kötüleştirdiğini gösteren bir şey yoktur… Adem’le Havva’nın başkaldırması Tanrı’nın planladığı bir şeydir sf. 14

Tevrat’taki görüş, insanda iki yetinin – iyilik ve kötülük yapma yetisinin – bulunduğu, insanın iyiyle kötü, kutsamayla lanet, yaşamla ölüm arasında seçme yapabileceği yolundadır. Tanrı bile insanın bu seçimine karışmaz… Bunlar yerine getirildikten sonra insan “iki yönlü çabasıyla” (iyiliğe ve kötülüğe yönelik çabası ile) baş başa bırakılır ve karar yalnızca onun olur.

İnsanın iyiliğine olan inanç Yenidendoğuş’la başlayan büyük ekonomik  ve siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak insanın kendine güvenmesinden doğuyordu. Bunun tersine Birinci Dünya Savaşı’yla başlayıp Hitler’le Stalin’den öteye evrensel yoketme eylemi için yapılan bugünkü hazırlıklara dek uzanan Batı’daki ahlaksal çöküş, insanın kötülüğüne olan geleneksel inancı aynı yoğunlukla geri getirdi. sf. 15

Bir ruh çözümleyici ağır hastalarda bu yıkıcı güçlerin etkisini görür, bu güçleri durdurmanın ya da enerjiyi yapıcı bir yöne çevirmenin ne denli güç olduğunu deneylerle saptar.

Bununla birlikte günümüz insanları gittikçe artan bir hızla saran çaresizlik duygusu onları yeniden çürüme ve ilk günah görüşünü benimsemeye sürükleyebilir… bu görüş iki açıdan gerçekçi değildir… ikinci yanlış, savaşların her şeyden çok ruhsal güçlerden doğduğunu savunmaktır. Toplumsal ve siyasal olguların ışığında bu “ruhsallık” yanlışı üzerinde uzun uzun durmak gereksizdir. Savaşlar siyaset, askerlik ve iş üzerinde önderlerin toprak kazanmak, doğal kaynakları ele geçirmek, ticari çıkar sağlamak amacıyla aldıkları kararların sonucunda çıkar. sf. 16

İnsanlık için gerçek tehlike olağanüstü güçlerin, – şeytan ya da sadist birnin değil – sıradan bir insanın eline geçmesidir… nefret, öfke, yıkıcılık ve korku gibi tutkular gereklidir.

Buna göre insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olguyu belirteceğim; bunlar, ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantılarıdır. “Çürüme” belirtilerinin karşısına “gelişme” belirtileri deiğim şeyi koyacağım; bu belirtiler ölüm sevgisine karşı “yaşam sevgisini”, narsiszme karşı “insan sevgisini”, kandaşla cinsel ilişki saplantısına karşı “bağımsızlığı” kapsıyor. sf.17

Psikanaliz ve Zen-Budizm Vol-IV

Baskısızlaştırma ve Aydınlanma

Psikiyatri, neden bazı insanların delirdiği sorusuyla ilgilenirken aslında doğru soru, neden çoğu insanın delirmediğidir. İnsanın dünyadaki durumu, ayrılığı, tek başınalığı, güçsüzlüğü ve bunun farkında olması düşünüldüğünde, bu yükün kaldırılabileceğinden daha ağır olacağı beklenir; öyle ki, kelimenin tam anlamıyla, bu gerilimin altında paramparça olur. Çoğu kişi, bu sonuçtan, yaşamın rutinini umursamamak, topluluğa uymak, güç, itibar ve para arayışı, idollere bağımlılık (dini tarikatlarda diğerleriyle paylaşılır), kendini feda edercesine mazoşist bir yaşam, narsistçe kendini beğenmişlik gibi dengeliyici mekanizmalar sayesinde kaçınılır; kısacası sakat kalırlar. Bu dengeliyici mekanizmaların hepsi de, çalıştığı takdirde, deliliği bir dereceye kadar sürdürebilir. Muhtmel deliliğin gerçekten üstesinden gelen yegane temel çözüm, dünyaya eksiksiz üretken karşılığını vermektir ki, bunun en yüksek seviyesi aydınlanmadır.

“Zen’in amacına ulaşması için gereken bir koşul, hırsı, ister mal mülk hırsı olsun, ister şan şöhret, her ne hırsı olursa olsun onu yenmektir…… Esas nokta, psikanaliz kavramında hırsın patolojik bir fenomen olmasıdır; kişinin etkin ve üretken kapasitesini geliştirmemiş olduğu durumlarda ortaya çıkar…… Zen ve psikanaliz, insanın kötü arzularını bastırarak erdemli bir yaşam sürdürmesini sağlamaya çalışmıyorlar, kötü arzuların, genişlemiş bilincin sıcaklığı ve ışığıyla eriyip yok olmasını bekliyorlar…… Üretken bir seviyeye erişmiş bir kişi hırslı değildir, aynı zamanda da her şeyi bilme ve her şeye kadir olma hayallerini ve görkemliliğini aşmıştır; alçakgönüllüdür ve kendini olduğu gibi görür.”

“O zaman düzgün ifade edersek, sadece çeşitli bastırılmışlık derecesindeki durumlardan, yani dil, mantık ve içeriğin toplumsal süzgeçlerinden geçebilen deneyimlerin farkındalığa ulaşmasına izin verildiği bir durumdan söz edebiliriz. Kendimi bu süzgeçten kurtarabildiğim ve kendimi evrensel insan olarak deneyimlediğim dereceye, yani bastırılmışlığın azaldığı dereceye kadar içimdeki en derin kaynaklarla, bu da demektir ki, bütün insanlıkla temasta olurum. Tüm bastırılmışlık kaldırılmışsa artık bilinç karşısında bir bilinçdışı yoktur; doğrudan, aracısız deneyim vardır; kendime yabancı olmadığım takdirde hiç kimse ve hiçbir şey bana yabancı değildir.”

“Bastırılmışlık durumundaki kişi, dünyayı sahte bilinçle yaşar. Var olanı göremez, şeylerin yerine düşündüğü imajı koyar ve onları gerçek halleri yerine düşündüğü imajların ve fantazilerin ışığında görür. Tutkularını, kaygılarını yaratan düşünülmüş imajdır, çarpıtan peçedir. Sonunda bastırılmış kişi, kişileri ve nesnesleri deneyimlemek yerine beyin faaliyetleri ile deneyimler. Dünyayla temasta olduğuna dair yanılsama içindeyken aslında kelimelerle temastadır…… Bastırılmışlık halinde yaşayan birinin yabancılaşmış biri olduğunu söyleyebiliriz. Kendi duygu ve düşüncelerini nesnelere yansıtır ve kendini duygularının öznesi olarak deneyimlemez, kendi duygularıyla yüklü nesneler tarafından yönetilir. ”

“Dünyayı yabancılaşmadan yaratıcı bir şekilde yaşamak için yeniden çocuk olmalıyız; fakat yeniden çocuk olurken bir yandan da çocuk değil, tam olarak gelişmiş yetişkinleriz.”

“Bilinçdışının bilincine varmak, kendimdeki ve dolayısıyla yabancıdaki bastırılmışlığı ve yabancılaşmayı yenmek demektir. Uyanmak, yanılsamalardan, hayallerden ve yalanlardan sıyrılıp gerçeği olduğu gibi görmek demektir. Uyanan insan, özgürlüğü ne kendisi ne de başkası tarafından kısıtlanabilen özgürleşmiş insandır. Kişinin farkında olmadığı şeyin farkına varma süreci, içsel bir devrim oluşturur. O, hem yaratıcı zihinsel düşüncenin hem de sezgisel dolaysız kavramanın kökeninde bulunan hakiki uyanmadır. Yalan söylemek, ancak, gerçekliğin sadece bir düşünce olarak deneyimlendiği yabancılaşma durumunda mümkün olur. Uyanık olunduğunda var olabilen gerçekliğe açık olma halindeyken yalan söylemek imkansızdır çünkü yalan, tam olarak deneyimlemenin kudreti altında erir. Son tahlilde, bilinçdışını bilinçlendirmek hakikatin içinde yaşamak demektir. Gerçeklik, yabancılaşmayı durdurdu; ona açığım; bıraktım olsun diye; dolayısıyla ona verdiğim karşılıklar hakiki.”

“Aslında bilinçdışı, aksine bizle en yakın ilişkide olan şeydir ve tam da bu yakınlık nedeniyle tıpkı gözün kendisini görememesi gibi, kavranması zordur. Dolayısıyla bilinçdışının bilincine varmak, bilincin tarafına özel bir eğitim gerektirir.”

“Bilinç ile bilinçdışı arasındaki farklılık, bilincin kendini açmaya, üç katmanlı süzgeci gevşetmeye eğitildiği dereceye kadar yok olur. Tamamen yok olduğunda yansıtılmamış, doğrudan, bilinçli deneyim, yani idrak ve yansıtma olmaksızın oluşan türden bir deneyim gerçekleşir. Bu bilgi, Spinoza’nın, bilginin en üst biçimi dediği sezgidir…… Bu aracısız, yansıtılmamış kavrayış deneyiminde insan, hepimizin olduğu ama unuttuğu, yaratıcı yaşam sanatçısı haline gelir. Onun her haraketi, özgünlüğünü, yaratıcılığını ve yaşayan kişiliğini dışa vurur. Onda kalıplaşmış davranışlar, uymacılık, baskı altında tutulan güdüler yoktur…. Parçalanmış, sınırlanmış, baskı altında tutulmuş benmerkezci bir varlığa kıstırılmış bir benliği yoktur. Hapishaneden çıkmıştır. Olgun insan, kendini duygusal kirlenmeden ve idrakin müdahalesinden arındırmışsa korku, kaygı, güvensizlik gibi rahatsız edici duyguların ona saldıracağı yer bulmayacakları bir özgürlük ve kendiliğindenlik yaşamını gerçekleştirebilir.”

“Analiz sürecinde ne olur? Kişi, bilinçli olarak alçakgönüllü, cesur ve sevgi dolu olduğuna inanırken ilk defa kibirli, korkmuş ve nefret dolu olduğunu hisseder. Yeni içgörüsü onu incitebilir ama bir kapıyı da açar; kendi içinde bastırdığı şeyleri başklarına yansıtmayı bırakmasını sağlar. İlerler; içindeki bebeği, çocuğu, yetişkini, suçluyu, deliyi, azizi, sanatçıyı, erkeği ve dişiyi yaşar; insanlıkla, evrensel insanla daha derinden ilişki kurar. Daha az şeyi bastırır, daha özgürdür, daha az yansıtma, daha az düşünme ihtiyacı duyar; o zaman ilk defa renkleri nasıl gördüğünü, topun yuvarlanışını nasıl gördüğünü, şimdiye kadar müziği sadece dinlemişken kulaklarının birden müziğe nasıl tamamen açıldığını deneyimler. Diğerleriyle tek olduğunu hissedince kendi kişisel ayrı egosunun, tutunulacak, geliştirilecek kurtarılacak bir şey olduğu yanılsamasını bir parça görebilir. Yaşamın cevabını kendisi olarak, kendisi haline gelerek aramak yerine kendisine sahip olarak aramanın beyhudeliğini yaşar. Tüm bunlar, hiçbir düşünsel içeriği olmayan beklenmedik, ani deneyimlerdir; yine de sonrasında kişi kendini özgür, daha güçlü, öncekinden daha az kaygıylı hisseder.”

“Psikanaliz dikkati, çarpıtılmış algıya yönlendirir; kişinin kendi içindeki hayal ürününü tanımasını sağlar; bastırılmışlığı kaldırarak insani deneyimin alanını genişletir. Kişinin çocukluktan itibaren ruhsal gelişmesini inceler ve kişinin şimdi bastırmakta olduğu şeyi yaşamasına yardımcı olmak için önceki deneyimlerinden kurtarmaya çalışır…… kendi içindeki evrenle iletişimi başlattığı için dışarıdaki evrenle de iletişim kurar.”