Filozof ve Sufi “Metafizik Üzerine” Vol III

Tasavvuf Makamının Bilinmesi

Öyleyse onlara yaptıklarından başkasıyla azap edilmemiştir. sf. 42

Artık ‘Sana ulaşan her iyilik Allah’tan ve her kötülük kendindendir.’ Seni yola yönlendirdik. Tasavvuf, sufilere göre, zikrettiğim ve açıkladığım hususa ilave bir şey değildir. Allah teraziyi, mertebe ve halleri bilmeyi indirdi. Sen de hikmetin gerektirdiği şeyin gereğinden dışarı çıkma ve ‘Kur’an’dan şifa ve müminler için rahmet olan şey iner.’ Öyleyse onunla ahlaklanmak ve sınırında durmak, nefsani hastalıkları ortadan kaldırır. sf. 44

Hikmetin çokluk ile nitelenmesinin nedeni, bütün varlıklara yayılmış olmasıdır, çünkü varlıkları Allah ortaya koymuştur. Sonra, insanı yaratmış ve ona emaneti yüklemiştir. Bu emanet, varlıkları incelemek ve -Allah her şeye yaratılışını verdiği gibi- her birine hakkını ulaştırmak üzere kendilerinde emanete göre tasarruf etmektir. sf. 44/45

Emaneti ehline ulaştıran kimse sufidir. Ulaştıramayan ise(ayette geçen) zalim ve cahildir. Bir insan derin düşünür ve bu ahlakı Allah’a karşı yerine getirirse, onları varlıklara karşı nasıl uygulayacağını da öğrenir. Böyle biri, hiçbir zaman yanılmayan masum, boş yere haraket ve durmaktan korunmuş kimsedir. sf. 45

Filozof ve Sufi “Metafizik Üzerine” Vol II

Zenginlik Makamı ve Sırlarının Bilinmesi

Kulun zenginliği, Allah sayesinde nefsin alemlere muhtaç olmayışıdır. sf. 35

Allah kulun maslahatını, alemin bir parçası olan bazı eşyayı kullanmasına bağlamıştır. İnsanın onları kullanmayacak derecede zengin olması düşünülemez.

Bununla birlikte bu iki nitelik(zenginlik ve izzet) Allah’ın huzuruna kendileriyle giremeyeceği iki niteliktir. sf. 36

‘Sizin üzülmeniz ona güç gelir.’ Yani, gerçek karşısındaki inadınız ona ağır gelir, ‘Size karşı haristir.’ Burada harislik, sizin Müslüman olmanız ve mutluluğunuzun bulunduğu şeye boyun eğmeniz anlamına gelir. sf. 37

 

Filozof ve Sufi “Metafizik Üzerine” Vol I

Aklı temsil eden kişi akılcı veya filozoftur. Buna mukabil vahyi temsil eden kişi sufi yani tabidir. sf. 22

Tasavvuf insandaki ahlakın olumlu değerler istikametindeki değişimidir ve bu nedenle hal, yani değişme ve başkalaşma ilmidir… Tasavvuf, insandaki değersiz huyları erdemlere dönüştürerek insanı altın haline getirmeyi hedefler. Altın insan kamil insan demektir. Kimya ve simya ile tasavvufun irtibatı burada kurulur. sf. 23

Fakirlik ve sırlarının bilinmesi

Fakirlik, arifin ulaştığı en haz veren şeydir, çünkü fakirlik arifi Hakkın huzuruna sokar ve Hak onu bu sayede kabul eder. Çünkü Hak arifi bu özellikle kendine çağırmıştır. sf. 29

Allah her şeye yaratılışını verdiği gibi sanada senin maslahatında olanı verdi. Bunu bilseydin, bu makam sahibinin Allah’tan istekte bulunacağı bir şeyi kalmayacağını anlardın. sf. 30

Allah, melek, insan, hayvan vb. yaratıklardan muhtaç  olunan ve istenilen her şeyde gerçekte istenilenin kendisi olduğunu bilmekten bu insanları perdelemiştir. sf. 31

İsteğini belirlemekten kendini geri tutmazsan bile, -belirlemiş olmakla birlikte- en azından yoksulluğunu Allah’a bağlamaya çalış! Allah Hz. Musa’ya şöyle vahyetti: ‘Ey Musa! Benden başkasına ihtiyaçları sunma. Hamuruna katacağın tuzu bile benden iste.’ İşte bu, Allah’ın Musa’ya öğretmesidir. sf. 33

Çünkü Allah sayesinde Allah’a muhtaç olmak , zenginliğin ta kendisidir. Çünkü Allah, zengindir ve sen O’na muhtaçsın. Dolasıyla sen O’nun sayesinde alemlerden müstağnisin. Bunu bilmelisin! sf. 34

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – VI

Aramızda öyle derin bir kardeşlik var ki, anlatmak için kelimeler yetmiyor. Hepimiz o nefs-i emmare zindanından kurtulmak istiyoruz… O katta yaşayan rolümüzü terk etmekten korkuyoruz, çünkü o katı rollerini terk edersek öleceğimizi sanıyoruz… Bu doğrultuda hayır terapisini ciddiye almamız ve hayatımızda etkin hale getirmemiz büyük bir önem taşır. sf. 391

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – V

Terapist, yıllarca süren yadsımalar sonucunda, kıyısına kadar geldiği  ama bir türlü içerisine giremediği “okyanusun” kenarında, ağır bunalımlar yaşayabilir, alkol ve diğer bağımlılıklardan mustarip olabilir.

İlahiyet ve felsefe hariç başka hiçbir meslek grubunda psikiyatri kadar insanın “üst alemi” ile yoğun temasa geçiş söz konusu değildir. sf. 337

”Lâtif” kelime anlamı, “normal duyularla kavranıp nüfûz edilemeyen, son derece ince ve hassas özellikler”dir. Letâfetin doruk noktası, Allah’ın kendisinin algılanmasıdır… Eğer insan varoluş ekolojisini koruyup sağlıklı bir gelişme yolu izlerse, sonsuzlukla temas edebilir ve bildiğimiz yeteneklerinin ötesinde akli, duygusal, sezgisel ve lâtif yeteneklere sahip olabilir. sf. 345

Kendinde olursan gam ve keder bulutları seni kaplar, karanlıklar içinde kalırsın; Kendinden geçersen, senin kucağına ay doğar da her tarafı aydınlatırsın… (Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebir’den Seçmeler, cilt 1, s. 188, çev. Ş. Ç.) sf. 348

Bilindiği gibi islam dininde secde, insanın Yaratan’ı önünde kalbini, aklından daha yüksek bir konuma getirmesi(Secde anında baş yere değerken, kalp daha yüksek bir konumdadır) ve Yaratan’a teslim olamasının bir ifadesidir. sf. 363

Bendeniz, berrak rüya görmeye yönlendiren eğitimi birtakım sebeplerden ötürü sakıncalı bulmaktayım. Eğer biz bu “kabiliyeti” geliştirirsek, göreceğimiz rüya sadece bulunduğumuz nefs katı ile sınırlı kalır ve üst alemimizden gelen o berrak pınarın suyunu, alt alemin tozları ile bulandırmış oluruz. Ama bu yetenek kendiliğinden zuhur ederse, o zaman eyvallah. sf. 365

Jung, anlamlı rastlantılar ve gelecekteki olaylarla ilgili rüyaları senkronizasyon kavramıyla tanımlar… Bu tarz rüyalar aracılığıyla Rabbimiz, yatay nedensellik tuzağına düşmüş insana, “Bak senin bir de bu zaman ötesi boyutun” var demektedir. sf. 366

Aslında bir yönüyle, bütün duygulanım patolojilerinin, oldukça benmerkezci birer varoluş tarzı oldukları söylenebilir. Kişi bunu istemli bir şekilde yapmasa da son tahlilde hep “Benim depresyonum, benim nevrozum, benim yetersizlik duygularım, öfkem, kaygım, tatmin olmayan isteklerim vs.” söz konusudur. Hayır terapisi, varoluş tarzımızda 180 derecelik bir dönüş gerçekleştirdiği için, bizi özgürleştirmenin yanı sıra, farkına varmadan o dokuz yüz katlı nefs binasının bir üst katına çıkmamızı sağlayabilir. Duyu ve duygularımız ile beraber latif zekamız da yeni özellikler kazanır. sf. 386

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – IV

İnsanlık yolunun önü de ardı da kanla ıslanmış. Dikkat et de kayma! Bu zamanda insan çalanlar, altın çalanlardan daha fazla. Ey insanoğlu! Hazine bulursun ama ömür bulamazsın. Sen uğraş da kendini bul, kendindeki gizli hazineyi araştır. Çünkü bu hazine sana da kalmaz. Senin elinden de geçer gider. Kendini bul, bul ama dikkatli ol! Kendini çaldırma! Fakat ne yapabilirsin ki, bu  Hakk yolunda açıkgöz, çok becerekli bir hırsız pusu kurmuş, seni bekliyor! -Hz. Mevlana, Divan-ı Kebir’den seçmeler sf. 281

…maneviyat yolculupuna rehbersiz tek başına çıkmak, ancak hüsran getirir. İlahi ahlak kurallarına riayet etmeden heves edilen “kendin pişir kendin ye ermişliğiyle” bir yerlere varılmaz. “Ruh” konusunda Rabbimiz tarafından insanlığa pek az bilgi verildiği için, bu konuda spekülasyon yapmak, haddini bilmemezliktir. “Ruh” kutsaldır ve kutsallığın hakkını vermek gerekir. Aksi takdirde içimizdeki ilahi ruh, çok çabuk tükenir. Hayatın uzun ve karanlık gecesinde yalnızlığımızla baş başa kalır, hem dünya hem ahiret saadetimizi yitiririz. sf.296/297

Her psikoterapi ekolünde olduğu gibi, benötesi yaklaşımda da terapötik omnipotans (her şeyi ben bilirim iddiası) tehlikesi mevcuttur ve bunun, benim bildiğim en tesirli antidotu, yerinde bir süpervizyondur. sf. 307

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – III

Halbuki rasyonel akılla, hatta Sufilerin, “ilme’l-yakin” (bilerek yaklaşma) diye tanımladıkları bakış açısıyla bile, ölüm gerçeğine yaklaşmak mümkün değildir. Bu ve daha sonraki “ayne’l-yakin” (görerek yaklaşma) mertebesinden geçip “Hakke’l-yakin” mertebesine gelindiğinde ölüm ancak “yaşanarak” anlaşılabilir. sf. 247

Fakat sen bir sıfata bürünür de donar kalırsan, bulunduğun yer cennet olsa, orada cennet ırmakları aksa, orası sana kupkuru, çirkin bir ova gibi görünür. -Mevlana sf.247

Hale takılmak ise ölümle eş anlamlıdır. Ölümsüzlüğü arıyorsak hal bağımlılığından kurtulmalı, doğumun sırrını çözmeye gayret etmeliyiz. Vaktin oğlu (ibn’ül vakt) olmalıyız. sf.249

Bir başka deyişle, ontolojik yükselmeyle pasif alıcılıktan aktif vericilik durumuna geçen insan, hem nefs binasının bir üst katına çıkmış hem de yeni bir hayata adım atmış olur. sf. 251

İbn Arabi’ye göre, vererek yükseliş, insanın huzuru bulmasının zaruri koşuludur. Alıp verdiğimiz nefes benzetmesinde olduğu gibi, alt katlarda alma moduna kilitlenmiş insanın kabz/daral nedeni, tuttuğu nefesi, ciğerleri patlayıncaya kadar vermeyişidir! Nefesini verebilse, bast/rahatlama ile durdurduğu hayatı tekrardan yaşamaya başlayacak, her an yeniden doğuş haline geçecek, donmuş zamanı eritecek ve dolayısıyla ölüm balonunu patlatacaktır… Nefs binasının bodrum katlarında, ezelde insana emanet edilmiş olan ilahi isimler basınç halinde, güncelleşmeyi ve dışa yansıtılmayı beklerler. “Ben özgürüm” diye dağda bayırda sırt çantası ile yürümek; hedonist, narsist bir varoluş tarzını insana “özgürlük” diye yutturmak, sadece boşuna zaman kaybıdır. Gerçek hürriyet ancak vermekle başlar. sf. 252

Sufiler geniş anlamda dört çeşit nefsani ölüm tanımlarlar; bunlar, beyaz ölüm, yani açlığa tahammül; kara ölüm, yakın çevremizdeki insanların (mesela aile ferdleri) yaptıklarına tahammül; kırmızı ölüm, nefs-i emmare’nin şehvani isteklerini söndürme ve yeşil ölüm, mevki, iktidar, itibar hırsını yenerek insanların gözünde değersiz olmayı kabullenmedir.

Bu dünyayı intihar yolu ile terk etmek, insanın ontolojik yükselme imkanını kullanmayıp kendi kendine borçlu gitmesi, alt katların ışığını söndürüp orada hapis kalması demektir. Psikoterapi bahsinde değineceğimiz gibi, hayatına son vermek isteyen insana yapılabilecek en tesirli psikoterapi, ona üst katların varlığını hatırlatmaktır. Ümitsizlik, çıkış kapısı olmayan bir kata hapsolma kaygısından kaynaklanır. Çoğu insan aslında o katın alt kişiliğini, rolünü, personasını “uyutmak” için bu yola başvurur. Gerçekte öldürmek istediği kişi; nefret ettiği halde, alternatifi olmadığına inandığı, bulunduğu katın “oyuncusu”dur!…sf. 255

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – II

İçinde sıkışıp kaldığımız bodrum katların kasvetinden kurtulup daha ferah ve aydınlık katlara çıkarak hakikate yaklaşmak…  Bu amaca ulaşabilmekse sadece bu alemde mümkün. Eğer içinde bulunduğumuz zaman ve mekan boyutunda, müşahede vasıtasıyla insan ve eşyanın sırrını çözüp hakikatine derinliğine nüfuz edebilirsek sonsuzluğun kapısı bize aralanacaktır… sf. 229

halk-ı cedid ile depresyon arasında bir bağlantı kurabilir miyiz?… Depresyonun temelinde, tatmin olmayan istek ve arzular dizisi yatar… Arzuyu ortadan kaldırabilirisek, daha doğrusu yönünü değiştirebilirsek, depresyon da kendiliğinden çözülür. Depresyonun en etkili ilacı…. kişinin bulunduğu nefs katından yükselmesidir diyebilirim… sf. 232

İbn Arabi hazretlerinin satırlarında halk-ı cedid kavramına değişik açılarından bakmak mümkün. Öncelikle nefs binasının alt katlarında, çok statik bir dünyada yaşadığımızı görüyoruz. Sanki donmuş bir alemdeyiz… Bu “donmuşluk” nefs sağlığı üzerinde ne gibi bir tesir uyandırabilir diye sorarsak depresyondaki patolojik yapıya belki de bir parallik kurabilriz. Hastanın belli olaylara ve kişilere kilitlenerek “takılıp kalması”, donmuşluk karşısında daha duyarlı olan insanların bir çeşit “buzu eritme” girişimleri sayılabilir mi? Gördüğü hakikatin ardında bir anlam olabileceğini sezgisel olarak hisseden insanın, aynı film şeridini tekrar tekrar gözlemlemesi, takılmanın batıni sırrına işaret ediyor olabilir mi? sf.  234

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – I

Bizler ilahi oyunun henüz sahneye konmamış haline de tanıklık ettiğimizden, aslında bilmeden bir hazinenin üzerinde oturmaktayız. Mutlak, görünür nedensellik (yatay nedensellik) ötesi bir görüşe (dikey nedensellik/vertical causality) ve bu sayede sadece izleme değil, “hüküm” verme yetkisine de sahibiz.  sf. 151

Allah; (ölenin) ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusu esnasında ruhlarını alır. Bu suretle hakkında ölümü hükmettiği (ruhu) yanında tutar, diğerini belirli bir vakte kadar (yani eceli gelinceye kadar) salıverir, bedenlerine gönderir. Şüphesiz, bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.(Zümer Suresi:42 ) sf. 318