Moby Dick Notlar II

42. Bölüm Beyaz balinaın İshmael için ne olduğunu anlatıyor. Daha derine gidecek olursak, tüm renkleri yaratan o büyülü boya, aslında ışıktır yalnız. Renklerin ana kaynağı olan ışık ise, oldum olası beyaz ve renksizdir. Eğer ışık, nesnelere doğrudan doğruya, aracısız vursaydı, her şeyi bembeyaz eder, gülleri, laleleri kendi boş rengine boyardı. Tüm bunları düşününce, soluk yüzlü evren, bir cüzzamlı görünür gözümüze. Laponya’nın karlarında renkli gözlük takmayan inatçı yolcular gibi, biz zavallılar da, Tanrıya başkaldırıp, dünyayı saran bembeyaz koca kefene bakakalırsak, kör ederiz kendimizi. İşte bunların hepsinin bir simgesiydi o Albino Balina. Anladınız mı şimdi çıktığınız avın ne belalı bir av olduğunu?

Tanrılar Gibi Olacaksınız Vol II

2. İnsan Kavramı

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı… ‘Eritis sicut dei'(Tanrılar gibi olacaksınız) diyen yılan haklı çıkmıştı. sf. 61

Bu formülasyonda Tanrı’yla insanoğlu arasındaki ilişkinin başka bir tanımını buluruz. İnsan Tanrı değildir ancak Tanrı’nın özelliklerini kazanacak olursa Tanrı’nın altında yer almamakta, onunla birlikte yürümektedir. sf. 62

Bu şekilde Tanrı’nın davranış biçimlerinin örnek alınması giderek Tanrı’ya daha çok benzemeye başlamak ve aynı zamanda Tanrı’yı tanımak anlamına gelmektedir… Tanrı gibi olmak Tanrı’nın özünü bilmek ya da bu konuda spekülasyon yapmak değil, O’nun davranışlarını örnek almak anlamına gelmektedir… “Bundan dolayı faiz geliri elde etmek amacı ile borç verenlerin ‘en temel prensibi’ ihlal ettiklerini öğrenebilirsiniz. sf. 64

İnsanoğlu bireyselleşme sürecine başlayarak doğayla olan bağlantılarını keser. Hatta doğayla karşılıklı olarak düşman hale gelirler, bu durum insanoğlunun tamamen insanlaşmasına kadar devam edecektir. İnsanoğluyla doğa arasındaki bu bağlantıyı koparan ilk adımla birlikte tarih- ve yabancılaşma- başlamaktadır. Daha önce ele aldığımız gibi bu, insanın “düşüşünün” değil uyanışının hikayesidir ve bu nedenle gelişiminin başlangıcıdır. sf. 66/67

(Ana rahminin sembolü olan) Cennetten atılma hikayesinden önce bile eski ahit metni- sembolik olmayan bir dil kullanarak- babayla anneye olan bağın kesilmesinin zorunlu olduğunu beyan etmektedir. “Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak”(Yaratılış 2: 24). Bu mısranın anlamı son derece açık ve nettir. Erkeğin kadınla birleşmesi durumu ebeveynleriyle ilkel bağlarını kopararak bağımsız bir insan haline gelmesidir. Kadınla erkek arasındaki aşkın mümkün olabilmesi için öncelikle ensest bağların koparılması gerekmektedir. sf. 67

Saplantı bir insanı diğer bir insana bağımlı kılan duygusal bir bağdır… Saplantısı olan kişi ensest bağını koparmaya gayret edecek olursa kaybolacağından ve kovulacağından korkmaktadır. sf. 68

İnsanoğlunun gelişimindeki daha ileri bir aşama inanç ve prensip sahibi olmasına ve sonuç olarak bir otoriteye itaat etmektense, “kendi kendine karşı dürüst olmasına” imkan tanımaktadır… “Tanrı’ya itaat etmek insana boyun eğmeği reddetmektedir.” sf. 69

Böylece Tanrı’nın otoritesi insanoğlunun diğer insanların otoritesi karşısındaki bağımsızlığını garanti altına almaktadır. sf. 70

İnsanoğlunun gelişiminin amacı özgürlük ve bağımsızlıktır. Bağımsızlık göbek bağının kesilmesi ve kendi varlığından yalnızca kendisinin sorumlu olması anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir radikal tam bağımsızlık durumu insanoğlu için mümkün müdür acaba? İnsanoğlu terörün eline düşmeden kendi yalnızlığıyla yüzleşebilecek midir? sf.  71

İnsanoğlunun içsel faaliyet ve üretkenliğini son sınırlarına kadar geliştirmediği sürece bağımsızlık ve özgürlüğün elde edilmesi mümkün değildir. sf. 72

 

 

Tanrılar Gibi Olacaksınız Vol I

  1. Tanrı Kavramı

O zamanlarda insanoğlunun, insan varlığı sorunun ancak insani özelliklerinin sonuna kadar geliştirilmesiyle çözülebileceği konusunda bölük pörçük bir bilgisi bulunmaktaydı. Uyumun doğaya geri dönmek ve mantığı yok etmek gibi trajik  çaba yerine, sevgi ve mantığın tam olarak geliştirilmesiyle bulunabileceği anlaşıldığı zaman bu yeni yaklaşıma, bu x’e Brahman, Tao, Nirvana, Tanrı gibi birçok isim verilmiştir. sf. 24

…Bununla birlikte insanoğlu için en yüce değer ve en yüce amacı temsil eden BİR TEK şey mevcuttur. Bu amaç, insanoğlunun insani yetenekleri olan sevgi ve mantığın sonuna kadar geliştirilmesi neticesinde dünyada birliğin sağlanmasıdır. sf. 25

Adem ‘le Havva şeytanın teşvikiyle bilgi ağacının meyvesini tadarak iki adımdan birincisini atarlar. Bunun üzerine Tanrı yüce konumunun tehdit altında olduğunu hisseder. “Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu. Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli,” der. (Yaratılış 3:22) Tanrı kendini bu tehlikeden kurtarmak amacıyla insanoğlunu Cennetin Bahçesi’nden kovar ve yaşam süresini yüz yirmi yıl ile sınırlandırır. sf. 26

Tanrı’yı insan biçiminde tasvir eden dil Eski Ahit’in sonuna kadar devam etmektedir. Yeni olan husus Tanrı’nın kendisini doğanın Tanrı’sı olarak değil, tarihin Tanrı’sı olarak vahiy etmesidir. sf. 30/31

…Tanrı’ya olan inancın, onunla ilgili bilgi sahibi olmak yerine onun eylemlerini taklit etmek anlamına gelmesidir… sf. 39

…Tanrı’nın varlığının kabul edilmesi temel olarak putların reddedilmesidir. sf. 41

Bir put insanoğlunun temel bir tutkusunu, toprak anaya geri dönmek, mal, mülk, iktidar, şöhret vb. şeylere karşı duyulan arzuyu temsil etmektedir… İnsanoğlu kendi tutku ve özelliklerini puta transfer eder… Put insanoğlunun kendi deneyiminin yabancılaşmış şeklidir. Puta tapan insanoğlu kendine tapmaktadır. sf. 42

Put cansız, Tanrı’ysa canlıdır. sf. 43

Peygamberler putperestliği sürekli olarak kendi kendini cezalandırma ve aşağılama, Tanrı’ya ibadet edilmesini ise kendi kendini ve kendini diğerlerinden özgürleştirmek olarak nitelendirirler. sf. 44

Kendi doğası gereğince putperestlik itaatkarlığı, Tanrı’ya ibadet etmek ise bağımsızlığı gerektirmektedir. sf. 45

…Azteklerin tanrıları için insanları kurban etmesiyle modern dünyadaki savaşlarda insanların ulusalcılığın ve egemen güçlerin putlarına kurban edilmesi arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark bulunmakta mıdır acaba? sf. 46

İnsanoğlunun kurtuluşu için Tanrı’ya ibadet etmesi gerekmemektedir. Onun yapması gereken tek şey Tanrı’ya hakaret etmemek ve putlara tapınmamakdır… Eğer insanoğlu dayanışma ve barışa ulaşmışsa, ortak olarak Tanrı’ya ibadet etmelerine bile gerek bulunmamaktadır. sf. 49

Hayattaki her davranış dini bir ruh ile doldurularak kutsanmalıdır. “Doğru haraket” her şeye, sabah duasına, yemeğe, okyanusun görüntüsüne, mevisimin ilk çiçeğine şükretmeye, fakirlere yardım etmeye, hastaları ziyaret etmeye, bir insanı diğerlerinin yanında küçük düşürmemeye gönderme yapmaktadır. sf. 51/52

Hümanist vicdan için “iyi” olan yaşamı geliştirirken, “kötü” olan yaşamı durdurmakta ve sonlandırmaktadır. Hümanist vicdan bizi kendimize geri çağıran, potansiyelimizi gerçekleştirmemizi isteyen kendi içimizin sesidir… “Görevini” bir otoriteye itaat ederek yapmaz, canlı ve ruhsal açıdan aktif bir insan olarak, parçası olduğu dünyaya “karşılık verdiği” için sorumluluk sahibidir. sf. 53

psikanaliz teorisi x deneyiminin ardında yatan ya da diğer taraftan ona karşı çıkan ya da onu engelleyen bilinçaltındaki deneyimlerin anlaşılmasına izin vermektedir… İnsanın en önemli sorunu libido’sunun sorunu değildir, varoluşundan kaynaklanan ikilikler, ayrılık durumu, yabancılaşma, acı çekmesi, özgürlükten korkması, birlik istemesi, nefret ve imha etme kapasitesi, sevgi ve birleşme kapasitesidir. sf. 57

Tek Tanrı düşüncesi insan varlığının ikiliklerinin çözümü için yeni bir yanıtı ifade etmektedir. İnsanoğlu dünyada birliği insanlık öncesi duruma geri dönerek değil, insana özgü nitelikler olan sevgi ve mantığı tüm sınırlarına kadar geliştirerek bulabilir… Nitelikleri bulunmayan, “sukunetle” ibadet edilen bu Tanrı artık otoriter bir Tanrı değildir. İnsanoğlu tamamen bağımsızlaşmalıdır, bu Tanrı’dan bile bağımsızlaşmak anlamına gelmektedir. sf. 58

 

Filozof ve Sufi “Metafizik Üzerine” Vol III

Tasavvuf Makamının Bilinmesi

Öyleyse onlara yaptıklarından başkasıyla azap edilmemiştir. sf. 42

Artık ‘Sana ulaşan her iyilik Allah’tan ve her kötülük kendindendir.’ Seni yola yönlendirdik. Tasavvuf, sufilere göre, zikrettiğim ve açıkladığım hususa ilave bir şey değildir. Allah teraziyi, mertebe ve halleri bilmeyi indirdi. Sen de hikmetin gerektirdiği şeyin gereğinden dışarı çıkma ve ‘Kur’an’dan şifa ve müminler için rahmet olan şey iner.’ Öyleyse onunla ahlaklanmak ve sınırında durmak, nefsani hastalıkları ortadan kaldırır. sf. 44

Hikmetin çokluk ile nitelenmesinin nedeni, bütün varlıklara yayılmış olmasıdır, çünkü varlıkları Allah ortaya koymuştur. Sonra, insanı yaratmış ve ona emaneti yüklemiştir. Bu emanet, varlıkları incelemek ve -Allah her şeye yaratılışını verdiği gibi- her birine hakkını ulaştırmak üzere kendilerinde emanete göre tasarruf etmektir. sf. 44/45

Emaneti ehline ulaştıran kimse sufidir. Ulaştıramayan ise(ayette geçen) zalim ve cahildir. Bir insan derin düşünür ve bu ahlakı Allah’a karşı yerine getirirse, onları varlıklara karşı nasıl uygulayacağını da öğrenir. Böyle biri, hiçbir zaman yanılmayan masum, boş yere haraket ve durmaktan korunmuş kimsedir. sf. 45

Filozof ve Sufi “Metafizik Üzerine” Vol II

Zenginlik Makamı ve Sırlarının Bilinmesi

Kulun zenginliği, Allah sayesinde nefsin alemlere muhtaç olmayışıdır. sf. 35

Allah kulun maslahatını, alemin bir parçası olan bazı eşyayı kullanmasına bağlamıştır. İnsanın onları kullanmayacak derecede zengin olması düşünülemez.

Bununla birlikte bu iki nitelik(zenginlik ve izzet) Allah’ın huzuruna kendileriyle giremeyeceği iki niteliktir. sf. 36

‘Sizin üzülmeniz ona güç gelir.’ Yani, gerçek karşısındaki inadınız ona ağır gelir, ‘Size karşı haristir.’ Burada harislik, sizin Müslüman olmanız ve mutluluğunuzun bulunduğu şeye boyun eğmeniz anlamına gelir. sf. 37

 

Filozof ve Sufi “Metafizik Üzerine” Vol I

Aklı temsil eden kişi akılcı veya filozoftur. Buna mukabil vahyi temsil eden kişi sufi yani tabidir. sf. 22

Tasavvuf insandaki ahlakın olumlu değerler istikametindeki değişimidir ve bu nedenle hal, yani değişme ve başkalaşma ilmidir… Tasavvuf, insandaki değersiz huyları erdemlere dönüştürerek insanı altın haline getirmeyi hedefler. Altın insan kamil insan demektir. Kimya ve simya ile tasavvufun irtibatı burada kurulur. sf. 23

Fakirlik ve sırlarının bilinmesi

Fakirlik, arifin ulaştığı en haz veren şeydir, çünkü fakirlik arifi Hakkın huzuruna sokar ve Hak onu bu sayede kabul eder. Çünkü Hak arifi bu özellikle kendine çağırmıştır. sf. 29

Allah her şeye yaratılışını verdiği gibi sanada senin maslahatında olanı verdi. Bunu bilseydin, bu makam sahibinin Allah’tan istekte bulunacağı bir şeyi kalmayacağını anlardın. sf. 30

Allah, melek, insan, hayvan vb. yaratıklardan muhtaç  olunan ve istenilen her şeyde gerçekte istenilenin kendisi olduğunu bilmekten bu insanları perdelemiştir. sf. 31

İsteğini belirlemekten kendini geri tutmazsan bile, -belirlemiş olmakla birlikte- en azından yoksulluğunu Allah’a bağlamaya çalış! Allah Hz. Musa’ya şöyle vahyetti: ‘Ey Musa! Benden başkasına ihtiyaçları sunma. Hamuruna katacağın tuzu bile benden iste.’ İşte bu, Allah’ın Musa’ya öğretmesidir. sf. 33

Çünkü Allah sayesinde Allah’a muhtaç olmak , zenginliğin ta kendisidir. Çünkü Allah, zengindir ve sen O’na muhtaçsın. Dolasıyla sen O’nun sayesinde alemlerden müstağnisin. Bunu bilmelisin! sf. 34

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – VI

Aramızda öyle derin bir kardeşlik var ki, anlatmak için kelimeler yetmiyor. Hepimiz o nefs-i emmare zindanından kurtulmak istiyoruz… O katta yaşayan rolümüzü terk etmekten korkuyoruz, çünkü o katı rollerini terk edersek öleceğimizi sanıyoruz… Bu doğrultuda hayır terapisini ciddiye almamız ve hayatımızda etkin hale getirmemiz büyük bir önem taşır. sf. 391

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – V

Terapist, yıllarca süren yadsımalar sonucunda, kıyısına kadar geldiği  ama bir türlü içerisine giremediği “okyanusun” kenarında, ağır bunalımlar yaşayabilir, alkol ve diğer bağımlılıklardan mustarip olabilir.

İlahiyet ve felsefe hariç başka hiçbir meslek grubunda psikiyatri kadar insanın “üst alemi” ile yoğun temasa geçiş söz konusu değildir. sf. 337

”Lâtif” kelime anlamı, “normal duyularla kavranıp nüfûz edilemeyen, son derece ince ve hassas özellikler”dir. Letâfetin doruk noktası, Allah’ın kendisinin algılanmasıdır… Eğer insan varoluş ekolojisini koruyup sağlıklı bir gelişme yolu izlerse, sonsuzlukla temas edebilir ve bildiğimiz yeteneklerinin ötesinde akli, duygusal, sezgisel ve lâtif yeteneklere sahip olabilir. sf. 345

Kendinde olursan gam ve keder bulutları seni kaplar, karanlıklar içinde kalırsın; Kendinden geçersen, senin kucağına ay doğar da her tarafı aydınlatırsın… (Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebir’den Seçmeler, cilt 1, s. 188, çev. Ş. Ç.) sf. 348

Bilindiği gibi islam dininde secde, insanın Yaratan’ı önünde kalbini, aklından daha yüksek bir konuma getirmesi(Secde anında baş yere değerken, kalp daha yüksek bir konumdadır) ve Yaratan’a teslim olamasının bir ifadesidir. sf. 363

Bendeniz, berrak rüya görmeye yönlendiren eğitimi birtakım sebeplerden ötürü sakıncalı bulmaktayım. Eğer biz bu “kabiliyeti” geliştirirsek, göreceğimiz rüya sadece bulunduğumuz nefs katı ile sınırlı kalır ve üst alemimizden gelen o berrak pınarın suyunu, alt alemin tozları ile bulandırmış oluruz. Ama bu yetenek kendiliğinden zuhur ederse, o zaman eyvallah. sf. 365

Jung, anlamlı rastlantılar ve gelecekteki olaylarla ilgili rüyaları senkronizasyon kavramıyla tanımlar… Bu tarz rüyalar aracılığıyla Rabbimiz, yatay nedensellik tuzağına düşmüş insana, “Bak senin bir de bu zaman ötesi boyutun” var demektedir. sf. 366

Aslında bir yönüyle, bütün duygulanım patolojilerinin, oldukça benmerkezci birer varoluş tarzı oldukları söylenebilir. Kişi bunu istemli bir şekilde yapmasa da son tahlilde hep “Benim depresyonum, benim nevrozum, benim yetersizlik duygularım, öfkem, kaygım, tatmin olmayan isteklerim vs.” söz konusudur. Hayır terapisi, varoluş tarzımızda 180 derecelik bir dönüş gerçekleştirdiği için, bizi özgürleştirmenin yanı sıra, farkına varmadan o dokuz yüz katlı nefs binasının bir üst katına çıkmamızı sağlayabilir. Duyu ve duygularımız ile beraber latif zekamız da yeni özellikler kazanır. sf. 386

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – IV

İnsanlık yolunun önü de ardı da kanla ıslanmış. Dikkat et de kayma! Bu zamanda insan çalanlar, altın çalanlardan daha fazla. Ey insanoğlu! Hazine bulursun ama ömür bulamazsın. Sen uğraş da kendini bul, kendindeki gizli hazineyi araştır. Çünkü bu hazine sana da kalmaz. Senin elinden de geçer gider. Kendini bul, bul ama dikkatli ol! Kendini çaldırma! Fakat ne yapabilirsin ki, bu  Hakk yolunda açıkgöz, çok becerekli bir hırsız pusu kurmuş, seni bekliyor! -Hz. Mevlana, Divan-ı Kebir’den seçmeler sf. 281

…maneviyat yolculupuna rehbersiz tek başına çıkmak, ancak hüsran getirir. İlahi ahlak kurallarına riayet etmeden heves edilen “kendin pişir kendin ye ermişliğiyle” bir yerlere varılmaz. “Ruh” konusunda Rabbimiz tarafından insanlığa pek az bilgi verildiği için, bu konuda spekülasyon yapmak, haddini bilmemezliktir. “Ruh” kutsaldır ve kutsallığın hakkını vermek gerekir. Aksi takdirde içimizdeki ilahi ruh, çok çabuk tükenir. Hayatın uzun ve karanlık gecesinde yalnızlığımızla baş başa kalır, hem dünya hem ahiret saadetimizi yitiririz. sf.296/297

Her psikoterapi ekolünde olduğu gibi, benötesi yaklaşımda da terapötik omnipotans (her şeyi ben bilirim iddiası) tehlikesi mevcuttur ve bunun, benim bildiğim en tesirli antidotu, yerinde bir süpervizyondur. sf. 307

Dokuz yüz katlı insan’dan Notlar – III

Halbuki rasyonel akılla, hatta Sufilerin, “ilme’l-yakin” (bilerek yaklaşma) diye tanımladıkları bakış açısıyla bile, ölüm gerçeğine yaklaşmak mümkün değildir. Bu ve daha sonraki “ayne’l-yakin” (görerek yaklaşma) mertebesinden geçip “Hakke’l-yakin” mertebesine gelindiğinde ölüm ancak “yaşanarak” anlaşılabilir. sf. 247

Fakat sen bir sıfata bürünür de donar kalırsan, bulunduğun yer cennet olsa, orada cennet ırmakları aksa, orası sana kupkuru, çirkin bir ova gibi görünür. -Mevlana sf.247

Hale takılmak ise ölümle eş anlamlıdır. Ölümsüzlüğü arıyorsak hal bağımlılığından kurtulmalı, doğumun sırrını çözmeye gayret etmeliyiz. Vaktin oğlu (ibn’ül vakt) olmalıyız. sf.249

Bir başka deyişle, ontolojik yükselmeyle pasif alıcılıktan aktif vericilik durumuna geçen insan, hem nefs binasının bir üst katına çıkmış hem de yeni bir hayata adım atmış olur. sf. 251

İbn Arabi’ye göre, vererek yükseliş, insanın huzuru bulmasının zaruri koşuludur. Alıp verdiğimiz nefes benzetmesinde olduğu gibi, alt katlarda alma moduna kilitlenmiş insanın kabz/daral nedeni, tuttuğu nefesi, ciğerleri patlayıncaya kadar vermeyişidir! Nefesini verebilse, bast/rahatlama ile durdurduğu hayatı tekrardan yaşamaya başlayacak, her an yeniden doğuş haline geçecek, donmuş zamanı eritecek ve dolayısıyla ölüm balonunu patlatacaktır… Nefs binasının bodrum katlarında, ezelde insana emanet edilmiş olan ilahi isimler basınç halinde, güncelleşmeyi ve dışa yansıtılmayı beklerler. “Ben özgürüm” diye dağda bayırda sırt çantası ile yürümek; hedonist, narsist bir varoluş tarzını insana “özgürlük” diye yutturmak, sadece boşuna zaman kaybıdır. Gerçek hürriyet ancak vermekle başlar. sf. 252

Sufiler geniş anlamda dört çeşit nefsani ölüm tanımlarlar; bunlar, beyaz ölüm, yani açlığa tahammül; kara ölüm, yakın çevremizdeki insanların (mesela aile ferdleri) yaptıklarına tahammül; kırmızı ölüm, nefs-i emmare’nin şehvani isteklerini söndürme ve yeşil ölüm, mevki, iktidar, itibar hırsını yenerek insanların gözünde değersiz olmayı kabullenmedir.

Bu dünyayı intihar yolu ile terk etmek, insanın ontolojik yükselme imkanını kullanmayıp kendi kendine borçlu gitmesi, alt katların ışığını söndürüp orada hapis kalması demektir. Psikoterapi bahsinde değineceğimiz gibi, hayatına son vermek isteyen insana yapılabilecek en tesirli psikoterapi, ona üst katların varlığını hatırlatmaktır. Ümitsizlik, çıkış kapısı olmayan bir kata hapsolma kaygısından kaynaklanır. Çoğu insan aslında o katın alt kişiliğini, rolünü, personasını “uyutmak” için bu yola başvurur. Gerçekte öldürmek istediği kişi; nefret ettiği halde, alternatifi olmadığına inandığı, bulunduğu katın “oyuncusu”dur!…sf. 255